"Enter"a basıp içeriğe geçin

Koronavirüs Algı Araştırması Raporu v.02

Raporun pdf haline ulaşmak için tıklayınız

Kısım 1Koronavirüse Alıştık mı?

Araştırmamızın ilk aşamasında, koronavirüs salgınının kişilerde ne kadar büyük bir kontrol kaybı hissine sebep olduysa o kadar büyük bir şey olarak algılandığını ve sonuçlarının da o derece büyük olacağına dair senaryolar kurguladıklarını görmüştük. Kontrol kaybı hissini daha az yaşayanlar ise koronavirüsü ve etkilerini daha limitli alanlar içerisinde tanımlıyorlardı. 

Salgının bizlerde yarattığı kontrol kaybı hissine sebep olan iki temel şeyden biri, hayatımıza doğrudan etki eden meseleler konusunda nasıl etkisiz olduğumuzu görmüş olmamızdı: “Sorumsuzca sokağa çıkan insanlar”a dair bir şey yapamamak ya da en yakınlarımızın bile durumun ciddiyetine ikna olmayıp tedbir almamak konusunda inat etmelerine seyirci kalmak gibi. Bir diğeri ise bizi tanımlayan ve bugüne kadar kontrolümüz altında olduğuna inandığımız tüm rutinlerimizin birden elimizden alınmasıydı. 

Araştırmamızın ikinci aşamasında merkeze yerleştirdiğimiz ana soru ise gönüllü karantina sürecinin uzaması ve evde geçirdiğimiz vaktin artmasıyla beraber hayatlarımızda nelerin değişip dönüştüğü idi. Bunu anlayabilmek adına 80 kişiyle bire bir ve online görüşmeler gerçekleştirdik.

Gelecek kurgularının hâlâ belirsizlik taşısa da “normalleşme”ye evrildiği bu dönem içerisinde, gündelik hayatlarımızda da “geçici normal”ler inşa etmek için bir çabaya giriştik. Kontrol kaybı düşüncesiyle birlikte gelen çaresizlik hissi hareket etmemizi güçleştiriyordu. Ne yapmamız gerektiğini bilmediğimiz, gündelik hayata konsantre olamadığımız bir hâl içindeydik. “Biz bu döneme alıştık” demek çok iddialı olur fakat küresel anlamda neler olup bittiğinden ya da salgının bilançosundan çok kendi hayatlarımıza odaklanmaya başladığımız bir döneme girdik. Çaresiz ve paralize olmuş hâlimizden yavaş yavaş sıyrılmaya ve bu yeni şartlar altında kurulan yeni gündelik hayatımıza adapte olmaya başladık. Başka bir deyişle gündelik hayatımıza dair “yeni kontrol alanları” inşa etmeye başladık.

Peki gündelik hayatımıza adapte ettiğimiz bu yeni kontrol alanları nelerdi?

Kısım 2Yeni Kontrol Alanları: Gündem Takibini Bırakma

Salgının hayatımızın her alanına ilk temasıyla birlikte yaşadığımız kontrol kaybı; endişe, şaşkınlık, korku, odaklanma zorluğu, çeşitli kaynaklardan ve sürekli bilgi edinme ihtiyacı şeklinde hayatımıza sirayet ediyordu. Kimileri şiddetli kontrol kaybı hissiyle paralize olmuştu. Bu yeni ev hayatına alışmaya çalışmaktan ziyade ne olup bittiğini anlamak, koronavirüsü düşünmek, virüse kızmak ana gündemdi. Başka şeyler yapabilecek motivasyonu sağlamak ya da sadece çalışmak bile epey zordu. Hem virüse ve tahribatına dair ilk başlardaki belirsizlik sisinin bir nebze de olsa aralanması hem de yeni kontrol alanları oluşturma ihtiyacının sonucu olarak gündem takibini sınırlandırmaya başladık. Görüşmecilerimizin bir kısmı gündem takibini önceden belirlenmiş saat aralıkları içerisinde yapmaya başladıklarını belirttiler. Böylece gündeme maruz kaldıkları zaman aralığını da kendilerince kontrol altına alıyorlardı. 

İlk zamanlar hiçbir iş yapamıyorduk haberlere bakmaktan. Sürekli ‘inanamıyorum şu an bunu yaşadığımıza’ hissi içerisindeydik. Şu an inanıyoruz artık bunu yaşadığımıza. Bir de ilk zamanlar çok spekülasyon vardı, çok fikir vardı, insan hepsini takip etmek istiyordu. Şu an tek haber bugün kaç ölüm olduğu üzerine. Onu da takip etmekten bıkıyor insan, bir şey değişmiyor çünkü. Bugün 80 kişi ölmüş, dün 90 kişi ölmüştü, ee yani? Şu an bizi tek ilgilendiren şey bunun çaresi bulundu mu bulunmadı mı… Hâl böyle olunca eskiye nazaran verimli de olabiliyorum tabii, en azından gün içerisinde işlerimi halledebiliyorum artık.”

Kısım 2Yeni Kontrol Alanları: “Keyfî” Değil “Meşru” İhtiyaçlar

Salgının ilk aşamalarında birçok kişinin alışverişlerini gıda ve temizlik ürünleriyle kısıtlandırdığını görmüştük. Temel ihtiyaçların stoklanması ve keyfî” alışverişlerin sürdürülmesinin eleştirilere maruz kaldığı bir süreç içerisinden geçtik. İnsanların birbirlerini “talancı”, “stokçu”, “sorumsuz” ve “bencil” olmakla suçladığı bir süreçti bu.

Salgının şok edici ilk fazı atlatıldıktan sonra evde kaldığımız sürenin uzaması da daha çok insanda boş zamanı çeşitli uğraşlarla doldurma ihtiyacını doğurdu. Vaktinde “keyfî” olarak tanımlanan aktiviteler birer ihtiyaç olarak hayatımıza dâhil edilmeye başlandı. Hâliyle temel ihtiyaçlar odaklı alışverişten, gündelik hayata dair yan ihtiyaçların da gündeme taşındığı bir alışveriş anlayışına geçtik. Aynı zamanda, bir diğeri üzerinden öncelik ve tedbirlerimizi kıyasladığımız ve güncellediğimiz bu süreçte her zamankinden daha çok hem kendi davranışımızı hem de bir diğerinin davranışını gözlemlemeye başladık. Bu sebeple her eylemimizin nedenini hem kendimize hem de dışarıya açıklama ihtiyacı hissettik. “Diğerleri gibi bencil” olmadığımızı kanıtlamak adına olası eleştirilere karşı kendi tüketimimizi meşrulaştırma ihtiyacı duymaya başladık.

“Aslında öyle ihtiyacım dışı bir siparişim yok da evde yoga yapmaya devam etmek istiyorum şu anda ondan yoga malzemeleri sipariş ettim. Aynı siteden deterjan da almıştım onlarla birlikte gelsin dedim. Hani gereksiz bir şeyi de almam şu an ihtiyacım olmayan. Hareketsizlikle birlikte vücudum ağrıyor bu da sağlıksız sonuçta bir çıkıp hareket edemiyoruz ki.”

“Ben eskiden beri seramikle uğraşırdım ara vermiştim, kızımla da ortak bir aktivite olsun diye, beraber bir şeyler yaratalım diye. Geçenlerde seramik malzemeleri aldım internetten. Çocukları oyalamak lazım bir şekilde.”

Salgının ilk döneminde panik içerisinde yapılan temel gıda alışverişlerinin (un, salça, şeker, makarna ve yağ gibi) temel sebeplerinden birinin toplumsal hafızamız olduğunu düşünüyoruz. Kendimiz direkt olarak deneyimlemesek de bizden önceki nesillerden bize aktarılan kıtlık hikâyelerinden hatırladıklarımız, belirsiz bir kriz döneminin hemen öncesinde aldığımız tedbirlerde kendini gösterdi. Henüz bir kıtlık göstergesi yokken dahi uzun ömürlü gıdalara yönelim arttı.

Başka koşullar altında hayati olarak adlandırılabilecek bu ihtiyaçların, salgının bu aşamasına geldiğimizde boş zamanlarımızı dolduran bir uğraşa dönüştüğünü de görüyoruz. Sosyal medyada ekmek yapımı gibi trendlerin artışından da anlayacağımız üzere, tüketimimizi meşrulaştırıp üretime dönüştürüyor ve inşa ettiğimiz yeni rutinlerimize dâhil ediyoruz. Özetle; ihtiyaçlarımızın zevke, hobilerimizin de ihtiyaca dönüştüğü bir dönem içindeyiz.

Kısım 2Yeni Kontrol Alanları: Nostaljinin Tezahürleri ve Stratejisi

Nostalji; koku, görüntü, ses, müzik veya tat tarafından harekete geçirilen özlemli bir duygu durumu olup nostaljiyi hisseden kişiyi geçmişle bağlantı kurma durumuna geçirir. Bu duygu hem hüzün hem de mutluluk içerir. Yarım kaldığımız zamanlarda, yalnız hissettiğimiz anlarda bizi tamamlar, bütünlüğe geçirir. Nostalji kendimizi daha güvende hissetmemize, önceki hâlimiz ile temas edebilmemize yardım eder. İçinde bulunduğumuz süreçte de kayıpların yarattığı hasarla beraber nostaljinin onarıcı etkisinden faydalanıp daha iyi ve güvende hissetmeye, geçmişle bağlantı kurmaya yönelik ihtiyacımız öne çıkıyor.

Annemle her gün görüntülü konuşuyoruz ama geçenlerde odasındaki aile fotoğraflarımızı toplamış bir araya getirmiş yan yana dizmiş, bana fotoğrafını çekip gönderdi. Gözlerim doldu onları görünce o zamanları düşününce. Uzaktayız ya daha zor geliyor herhâlde.”

Salgın sürecinde de belki çok da uzakta olmayan ama şu anda tekrar etmemizin mümkün gibi gözükmediği bir geçmişi hatırlamak istercesine, güvende hissettiğimiz zamanlara dair içerikler tükettiğimizi ve paylaşımlar yaptığımızı görüyoruz. Geleceği ve hatta şimdiki zamanı kontrol edebilmemiz mümkün değilken geçmişin nispeten olumlu, huzurlu, güvenli, neşeli zamanlarını bugüne getirerek sürekli belirsizlik ve kayıpların olduğu bu dönemde güven arayışına giriyoruz. Böylelikle bir nebze de olsa kontrol bizdeymiş algısı yaratıyoruz. Sanki kişisel ve bir o kadar da sosyal tarihlerimizin birbirine geçerek temas hâlinde oldukları zamanları hatırlamak, hatırlatmak istiyoruz.

“Biz küçükken Nickelodeon’da Avatar yayımlanırdı onu yeniden izlemeye başladım. Bilmiyorum çok özledim o hissi sanırım, Bursa’dayken ortaokul zamanları hafta sonu kalkardım erkenden kimse uyanmamış olurdu televizyonu açıp Avatar’ı izlerdim sonra herkes uyanırdı ailece kahvaltı ederdik. Güzel bir hissi vardı o çizgi filmin bende. Bak bir de gençken Football Manager oynardım deli gibi iki haftadır yine oynamaya başladım ki bu bilgisayarı 2015’te aldığımdan beri tek oyun yüklememiştim şimdiye dek…”

Sosyal medya hesaplarımızda ilkokul, lise ve hatta bebeklik fotoğrafları paylaşıyor, eski diziler ve filmler seyrediyor, senelerdir oynamadığımız kutu /bilgisayar oyunlarına geri dönüyoruz. Geçmişi hatırlayalım ki geleceğimiz de beraber olsun istiyoruz. 

“Perihan Abla ve Yedi Numara gibi dizileri yeniden yayımlıyor kanallar onları izliyorum televizyonda. O dönemlerde hiç böyle sorunlarımız yoktu hissiyatı geliyor bana ve kendimi mutlu hissediyorum. O dönemlerin gerçekten her açıdan daha saf ve güvenli olduğunu düşünüyorum bugüne kıyasla…”

Kısım 2Yeni Kontrol Alanları: Dijital Olmayanın Dijitalleşmesi

Salgın öncesi hayatlarında işlerini, toplaşmalarını, alışverişlerini online platformlar aracılığıyla gerçekleştiren ve gerçekleştirmeyen herkes için karantina ve izolasyonun bir getirisi de mecburi dijitalleşme oldu. Fiziksel ortamlarda fiziksel temasla gerçekleştirmeye alışık olduğumuz birçok aktivite dijital mecralara taşınmak durumunda kaldı çünkü bir taraftan hayat devam ediyor ve akıl sağlığımızı korumak için rutinlerimize de ihtiyaç duyuyoruz.

Dijital mecralarda oluşturduğumuz bu yeni rutinler bazıları için işlevsel ve geçici çözümler olarak görülüp olumlu nitelendirilirken, bazıları için eksik ve zorlayıcı pratikler olarak nitelendiriliyor. Herhangi bir olayı bütünsel anlamda deneyimleyebilmek için bedensel olarak da hissetmek, hissiyatı yakalamak gerektiğine inananlar için eski rutinler ile yeni rutinler sürekli bir kıyas hâlinde…

Temassızlığın yarattığı rahatsızlık, iletişimde olunan kişilerin beden dilini okuyamamak ve eşzamanlılığın/senkronizasyonun sağlanamadığı durumlar bazılarımız için etkileşimi daha yorucu bir hâle getirmeye başlamış.

Salgın öncesi hayatlarının dijital olmayan taraflarını dijital ortama taşımaya çalışıp bundan memnun kalmayan bu kişiler, sosyalleşmeyi eskiden bildikleri şekilde yapabilecekleri günün gelmesini bekliyorlar. O zamana kadar da bu tip online eğlencelere katılmaya direnç gösteriyorlar.

“Geçen arkadaşımızın doğum günü için organize olduk böyle bir videolu toplaşma için. Organizasyonu yapmak falan güzeldi kafam dağılıyordu ama yaptığımızda hiç düşündüğüm gibi olmadı, doğru düzgün konuşamadık bile. Ben alışmak istemiyorum böyle iletişim kurmaya çalışmaya. Arkadaşlarımla buluşmak, onlara sarılmak, iş arkadaşlarımla ofisimize geri dönmek istiyorum. Birileri yeni normal falan dedikçe iyice öfkeleniyorum. Kabul etmemeliyiz bunu.”

“Evet bir zoom partiye katıldım, önce hoşuma gider gibi oldu ama sonra sıkıcı geldi insanlar donuyor muhabbetler ilerlemiyor. Ben burada eğleniyor muyum ki, insanların ellerini ve ritme eşlik eden kafalarını görüyorum sadece. Arabaların önlerinde olan, araba sallandıkça kafa sallayan minik hayvanlar gibi. Sevmedim ben o kopukluğu, hiç görüşme, zorlama daha iyi.”

Önümüzdeki süreçte -yani “normalleşme“nin sonraki aşamalarında- süreç bugün yaşadığımıza benzer şekilde evrilmeye devam ederse muhtemelen bu kıyaslamaların ve direncin azaldığını göreceğiz. Yaşadığımız bu yeni deneyimi geçmişle kıyaslayarak değil, kendi içinde, şu anda yaşadığımız şartlara bağlı olarak değerlendirmeye başlayacağız -kimileri buna başlamış bile:

“Arkadaşlarımla yüz yüze görüşmek daha eğlenceliydi evet ama evde tıkılı kalmışken bana yine en iyi gelen şey ekrandan da olsa onları görüp konuşabiliyor olmak. Bunu yapamasaydım çok çok daha zor olurdu bu süreç eminim bundan.”

Kısım 3Yeni Kontrol Alanları: Dijital Olmayanın Dijitalleşmesi

Bugün hem devlet düzeyindeki beklentilerimiz hem de gündelik hayata dair tercihlerimiz itibariyle  heterodoks olandan ortodoks olana doğru bir yönelim görüyoruz. Daha kesin, daha merkezî bilgiler ve kararlar duymak istiyoruz. Bu süreçte alternatif ve çoğulcu olan her şey gündemimizin biraz daha dışarısında kalıyor. Özellikle kontrol kaybı hissini yoğun şekilde yaşayanlar “süper bir güç” gelip her şeyi kontrol etsin istiyor.

Burada kullandığımız manasıyla ortodoks olandan kastımız herkese hitap edecek şekilde, ön tanımlı olarak bize gelendir. Referansı da en temel/en aşina olduğumuz kaynaklardır. Heterodokslaşma ise temel ve ortalama olandan ayrışıp onun içinde bir alan açmak ve o alanı yeniden tanımlamayı içerir. Kendimizi belli konularda marjinalleştirdiğimizde aslında heterodoks olana yöneliriz. İçinde bulunduğumuz durumda, bilgi anlamında da tüketim anlamında da daha ortodoks olana yöneliyoruz. Deneysel ve alternatif olana ise görece mesafeli yaklaşıyoruz.

Sokağa çıkma yasağının, karantinanın sistematik olarak uygulanabilmesinin memnuniyetle ve hatta iç rahatlatıcı bir tavırla karşılandığını görüyoruz. Yasaklar yoluyla gündelik hayatımızın düzenlenmesi, kontrol kaybı hissini azaltan bir unsur hâline geliyor.

Devletin tedbirleri elden bırakmaması gerektiğine dair inanç çok güçlü. Salgının nasıl sonlacağına dair yapılan akıl yürütmelerde, bu konu özelinde otoriter söylemin baskınlığını arttırması ve kişisel kararların geri plana atılması gerektiğine dair vurgu yapılıyor.

Bana göre sokağa çıkma yasağı getirilmesi lazım. Ya da şu an çalışmak zorunda olan insanlar var, onlara en azından belli bir miktarda kesin gelir desteği verilmeli ki bu insanlar işe gitmesinler. Sokağa çıkma yasağı gelmediği sürece insanlar işe gitmeye devam ediyor ve bu virüs olayı daha çok yayılıyor. Yani buna bir dur demeleri gerekiyor aslında. Evet 65 yaş üstü ve 20 yaş altına sokağa çıkma yasağı geldi ama orta yaş kesimi var ve bu insanlar bu hastalığı bulaştırabilirler.

Alternatif tıp ve alternatif tüketim biçimlerine geldiğimizde de heterodoks olandan ortodoks olana doğru bir yönelimin olduğunu görüyoruz.

Alternatif tıbbi açıklamaların insanlar üzerindeki etkisi eskisi kadar güçlü değil. Aksine modern tıp, ortodoks manada bilimsel olan açıklamalar, tedaviye yönelik geliştirilen ilaçlar ve aşı; güvenli olan ve gerçek bilgiyi taşıyan ortak yol olarak görülüyor. Bu sürecin, ortodoks bilimin net gücüne olan inanma eğilimini arttırdığı kanısındayız.

“Farklı dallardaki uzmanların çıkıp tartışmalar yaratmasını doğru bulmuyorum. İşin uzmanları kendi aralarında tartışmalı, nihaî düşüncelerini ortak belirtmeli. Mesela kelle paçanın iyi geldiği söylendi insanlar kasaplara gittiler ama alakası yok böyle yanlış bilgilendirme yapmamalılar. Kelle paça mı çözecek koca salgını?”

Koronavirüs öncesi dönemde evinde çamaşır suyunu temizlik amaçlı kullanmakla ilgili tedirgin olan, bu sebeple çamaşır suyunu az kullanan ya da alternatif ve doğal yöntemlere başvuran kişilerin koronavirüsle beraber yeniden çamaşır suyu alışverişi yaptığını görüyoruz. “Kimyasal ürün kullanmak bana zarar verir mi” tereddütlerinden uzaklaşılmış, alternatif yöntemlerden ana akım yöntemlere geri dönüş yaşanmış durumda.

Hijyen ve tıp konusundaki çok seslilik ve bu konulardaki önceliklerimiz salgın sebebiyle daha tanıdık olana yönelmemize yol açıyor. Tahmin ediyoruz ki bu sürecin sonrasında aşı karşıtı söylemler de bir süreliğine popülerliğini yitirecektir.

“Ben mesela eskiden gerçekten hiç ama hiç çamaşır suyu kullanmıyordum, çok zararlı çünkü. Ama bu süreçte özellikle yaptığım ev temizliği hiç içime sinmedi. Sürekli annemi arıyorum bu nasıl temizlenir diye. Pes ettim sonunda gittim çamaşır suyu aldım, hatta aldığım çamaşır suyu şişesini de yıkadım kullanmadan önce. İlk başlarda mutfak harici kullanıyordum çamaşır suyunu, hâlâ orada bir kırmızı çizgim vardı zararlı diye mutfağa sokmuyordum ama mutfakta da kullanmaya başladım son zamanlarda.”

Kısım 4Eski Hayatlarımıza “Kademeli” Değil “Direkt” Dönüş

Sürecin uzamasının bir sonucu olarak hepimiz özellikle olası ekonomik sıkıntılara dair kaygılar taşıyoruz. Ancak akla ilk gelenin aksine, ekonomik manada daha güvencesiz olan ve günübirlik yaşayan kesim diğerlerinden daha karamsar ya da daha kaygılı değil. Özellikle bu kesim, yakın bir zamanda, kademeli olarak da olsa normale dönüşün başlayacağını düşünüyor. Burada “normale dönüş”ü nasıl tanımladığımız da epey kritik hâle geliyor.

Bu araştırma bize gösterdi ki söylem itibariyle “kademeli bir dönüş” ya da “virüsle birlikte yaşamak” tan bahsedilse de aslında zihinlerde de hayallerde de salgın öncesine -yani 2020 Şubat ayı koşullarına- direkt geri dönmek var. Başka bir deyişle koronavirüs öncesi hayatlarımıza geri dönebileceğimize dair kuvvetli bir inanış hâkim ve bu dönüşüm sürecinin kalıcı olmayan hasarlarla atlatılabileceği düşünülüyor.

Bu grup normal hayata geçişin kademeleri ve potansiyel zorlukları üzerine teferruatlı düşünmüyor. Bu süreçte devlet başta olmak üzere mevcut kurum ve toplumsal ilişkilerin onarıcı bir biçimde devreye gireceğine dair kuvvetli bir beklenti içerisindeler. Yoğun kontrol kaybı hissi yaşayanların aksine bu grup, kontrolü elinde tutmaya çalışmıyor; başka bir otoriteye itimat etmek suretiyle bir tür rahatlık yaşıyor. Yetkili mercilerin sürecin yakın zamanda biteceğine dair umutları ve beklentileri besleyen açıklamalarını da memnuniyetle alıyorlar. 

Bitirirken…

Araştırmanın bu kısmında gördük ki koronavirüsün kaynağı veya kökenine dair senaryolar hayatlarımızda daha az öneme sahip olmaya başlamış. Koronavirüsün kaynağına dair ne tür bir fikir sahibi olursak olalım, bugünkü odağımız bu işin pratik hayattaki yansımaları ve güncel olarak bizi tehdit ettiği alanlardan ibaret. Artık koronavirüse dair konuşurken kaynağını değil de yaşadığımız ekonomik kaygıları, hangi tedbiri nasıl uygulamamız gerektiğini konuşuyor ve karşılaştığımız problemlere çözüm yolları bulmaya çalışıyoruz.

Karşı karşıya olduğumuz problemlerin çözümlerinden biri de toplumsal anlamda birlik olup hareket edebilmek olarak ortaya konuyor. Birbirimizin hayatlarına ne kadar etki edebildiğimizi gördüğümüz bu dönemde salgının birlik olmamız sayesinde aşılacağına dair yaygın bir söylem de mevcut. Şu an birlik olmak için şartlar ve söylemler müsait olsa da hem bireysel olarak hem de siyasal düzlemde koronavirüs öncesi sahip olduğumuz husumetlerimizi bu süreçte de kaldığı yerden devam ettiriyoruz.

Birlik olmak ya da dayanışmak söylemi “geçmiş düşmanlıklarımızı” geride bırakmaya yetmiyor, aksine bu güncel meselenin içinde de bu ayrışmaların izlerini görüyoruz. Üstelik bu kriz özelinde, daha önceden bizim gibiolduğunu bildiğimiz gruplarla da yeni çatışma alanları açıyoruz.

Bir taraftan da kayıplar yaşıyoruz… Bir yakınımızı kaybetmenin acısının ötesinde, her kültürün kendine özgü şekilde ritüelleştirdiği ve beraberliği, yası, vedaları mümkün kılan cenaze törenlerinin de eksikliği ile karşı karşıyayız. Bireyler ve toplumlar olarak çaresizlik içinde kabullendiğimiz, küresel olarak ortaklaştığımız noktalardan biri de sevdiklerimizle beklediğimiz şekilde vedalaşamamak. Kontrolünü kaybettiğimiz en büyük şeylerden biri belki de bu. Öte yandan teravih, toplu iftarlar, Ramazan eğlenceleri gibi gelenekleri gerçekleştiremediğimiz bir Ramazan ayı içerisindeyiz. Yasın da ibadetin de sadece bireysel ritüeller olmadığını bu süreçte çok daha iyi anlıyoruz.  

Havaların ısınması ve sokağa çıkma yasaklarının sıklaşmasıyla birlikte yasak sonrası insanların gönüllü karantina sürecini daha sık terk etme eğilimi sergilediklerini görüyoruz. Sokağa çıkma yasakları bir kesimde meselenin ciddiyetine dair algının ve alınan tedbirlerin gevşemesine neden olmuş. Uzun bir süre otoritenin bize net şekilde ne yapıp yapılmayacağını anlatmasını bekleyişimizin ardından nihayet yasaklar başladığında, gönüllü sürdürdüğümüz karantina yerini “yasak olduğu için dışarı çıkamadığımız günler” ve “yasak olmadığı için dışarı çıkabildiğimiz günler”e bırakmış gibi duruyor. Bu durum gönüllü karantinayı sürdüren kesim için salgında yeni bir dalga olasılığı yaratacağı endişesiyle eleştiriliyor.

İlk vakanın Çin’de ortaya çıkışı ve pandeminin Dünya Sağlık Örgütü tarafından ilan edilmesinden bugüne dek insanın hem toplumsal hem bireysel olarak içinden geçtiği hâli en iyi anlatan duygu-durum “korku” ve “kaygı” olarak tanımlandı. Bu duygulardan hem bireysel sosyal medya hesaplarında hem ana akım medyanın yayınlarında ve hatta bazı ruh sağlığı uzmanlarının söylemlerinde bolca söz edildi. Hâlbuki bizim araştırmamızda bu duygulara eşlik etmenin ötesinde belki de tüm bunları gölgeleyen bir durum ortaya çıktı. O da bir an önce kendi normaline ve konfor alanına yeniden kavuşma isteğiydi. 

Salgından korkmak gündemimizin merkezinde olan ham bir duygu değil. Bizler kaybettiğimiz özgürlük alanlarımız ve kontrol kaybı yaşadığımız alanlar üzerinden salgını konuşuyoruz. Güncel meselemiz bitmemiş bir salgından korkmak ve çekinmek değil, aksine normal hayatlarımıza ne zaman sarılacağımız meselesi…

Belki de bugüne kadarki süreçte durumu bu eksende değerlendirenler için korku-kaygı ve hatta kayıp henüz deneyimlenmedi. Kaybın tezahürünü, kontrolü tekrar ele alma hâlinin bir türlü yaşanamaması ve özlemle beklenen rutinlere tam dönüş sağlanamaması durumunda göreceğiz…

Bir sonraki raporda görüşmek üzere!

Araştırmamıza gönüllü katılım sağlayan tüm görüşmecilerimize de çok teşekkürler!