"Enter"a basıp içeriğe geçin

Koronavirüs Algı Araştırması Raporu v.03

Raporun pdf haline ulaşmak için tıklayınız

Kısım 1Nerede Kalmıştık?

Araştırmamızın ikinci aşamasında koronavirüs salgınının bizlerde yarattığı ilk şoku atlattıktan sonra sürece nasıl adapte olmaya başladığımızı anlamaya çalışmıştık. Bir yandan koronavirüs tehdidi algımızın nasıl dönüştüğünü anlamaya çalışırken bir yandan da bu algıya paralel olarak ev içi gündelik hayatlarımızın nasıl dönüştüğü meselesine odaklanmıştık.

Bu süreçte zamanımızı şartların müsaade ettiği ölçüde yeniden düzenlemeye başlamıştık. Ev içi hayatın kendi zamanı ve rutinleri oluşmaya başlamıştı. Salgının başında yaşamış olduğumuz kontrol kaybı hissi yerini kontrolü yeniden ele geçirme düşüncesine bırakmaya başlamıştı.

Yeni hayatımızdan çok memnun olmasak da hayatımızın kontrolümüz dışında olmaması fikri daha iyi hissetmemize yetiyordu. İlk dönemde yaşadığımız yoğun çaresizlik hissi de yerini normale döneceğimiz günlerin umuduna bırakıyordu.

Sokağa çıkma yasaklarının yürürlüğe girmesi ve hızlıca sıklaşması bizlerde yasak olan günler/yasak olmayan günler ayrımına yol açmıştı. Neredeyse virüsle ilişkimiz yasaklar üzerinden tanımlanan bir hale dönüşmüştü. Hâliyle yasağın olmadığı günler dışarı çıkmak konusunda da daha az tereddüt yaşamaya başlamıştık: Yasaklı olmayan günler bizim için “artık evde kalmak zorunda değiliz”e eşdeğer bir anlam taşıyordu.

Dışarı çıkmak bir anlamda meşruiyet kazanmıştı. Artık daha çok dışarı çıkıyorduk. Markalar ve kurumlar da “evde kal” iletişimlerini yavaş yavaş terk ediyorlardı. Devlet tarafından yakın bir gelecekte pandemi yasaklarının kaldırılacağı, hatta “kademeli normalleşme”nin başlayacağı -olası tarihlerle beraber- somut olarak zikredilir hale gelmişti. Başka bir deyişle eski hayatlarımıza geri dönüyorduk…

Bizler de kaçınılmaz olarak araştırmamızın bu aşamasında dışarıdaki hayatla buluşmamızın nasıl gerçekleştiğine odaklandık. Normalleşmeyi nasıl anladığımızı ve yaşadığımızı enine boyuna anlayalım istedik. Bu bağlamda tehdit algımızı, beklentilerimizi, tereddütlerimizi, korku ve umutlarımızı, süreç içinde nereden nereye geldiğimizi detaylıca konuştuk.

Kısım 2Korktuğumuz Gibi Olmadı

Yasaklı olmayan günlerde dışarıya daha rahat çıkmaya başlamıştık. Bunu takiben pandemi sürecinin başında kapatılan AVM ve kuaförler açıldı. Yine eş zamanlı olarak yasaklı grupların yasaklarına esnemeler getirildi. Bir anlamda artık neredeyse hepimiz daha çok dışarı çıkar hale gelmiştik. Bu süreci elbette daha temkinli izlemek isteyen bir kesim de oldu. Sonuçta bu gelişmelerin erken olduğunu vazeden uzmanlara da rastlasak da genel olarak normalleşmenin bu ilk adımlarından hepimiz kendi namımıza bir şeyler aldık.

Kendi sınırlarımız dahilinde teyakkuz hâlini yavaş yavaş terk etmeye başladık. Eski hayatlarımıza dönmüyor olsak da eski hayatlarımıza daha yakın olan bir duruma geçiyorduk. Alışveriş alışkanlıklarımızda, sosyalleşmemizde, zaruri-fuzuli kavrayışımızda, ev içi tedbirlerimizde normalleşmenin izleri daha sık görünür hale geliyordu. 1 Haziran tarihinin ilanıyla birlikte bu sürecin meşruiyeti daha da güçlendi. Dışarıya çıkmak, dışarıda olmak hususunda hem önümüzdeki engeller kaldırılıyor hem de bu konuda bir anlamda cesaretlendiriliyorduk.

Bütün bunlar olurken “sayılar”da da bir iyileşme söz konusuydu. Ülke genelinde koronavirüs sayıları değerlendirilirken “virüsü kontrol altına aldık” imalarını da daha sık duyar olmuştuk. Hem deneyimlerimizde hem de istatistiklerde karşılaştığımız bu olumlu tablo pandemi sürecinin başında koronavirüs tehdidini doğru şekilde algılamadığımızı düşünmemize sebep oluyordu. Koronavirüsü çok ciddi bir tehdit olarak algılamamıza sebep olan şeyler korktuğumuz biçimde başımıza gelmedi.

Diğer ülkelerin gidişatını da gözlemleyerek en kötüyü düşünerek çizilen senaryolar gerçekleşmemişti. Hastalık ülkemizde de hızla yayıldı ancak sağlık sistemimizi felç edecek seviyelere ulaşmadı, bir günde hayatını kaybeden kişilerin sayısı dünyanın belli başlı ülkelerinde olduğu gibi havsalamızın almadığı sayılara çıkmadı, virüs birçoğumuzun hayatına direkt olarak girmedi. Marketler, fırınlar hep açıktı ve herhangi bir yokluk kıtlık durumu yaşanmadı. Başka bir deyişle hazırlanmış olduğumuz kötü senaryoya kıyasla çok daha iyimser bir senaryoyla karşılaştık. Savaş, yokluk, kıtlık çağrışımlarıyla marketlere koşup aldığımız unlarla, artizan ekmekler yapıp bunları sosyal medyada paylaştık.

Yani başta sayılar her yerde çok fazlaydı ama şimdi her gün azalıyor gibi. E bakıyorum akrabalarım, eşim dostum, onların çevresi, müşterilerim kimse çevresinde veya kendisinde virüs vakası görmemiş. O zaman insan biraz rahatlıyor tabi ister istemez. Demek ki kendi tedbirlerimiz işe yarıyor.”

“Yapılacak şeyler belli artık. Maske takacaksın ve mesafene dikkat edeceksin. Bunları yaptıktan sonra o kadar da yayılmadığını gördük işte. İlk başta doktorlar da ne yapacağını bilmiyordu ama şimdi tedavisi de oturdu, ölüm oranları azaldı. Açıkçası eskisi kadar korkutmuyor beni, herkes önlemini almaya devam ettiği sürece.”

Hâl böyle olunca virüse dair “o kadar da korkulacak bir şey değil”, “kontrol altına alınamaz bir şey değil“, “kendi aldığımız tedbirlerle üstesinden gelebileceğimiz bir şey” türünden bir algı oluşmaya başladı. Virüsün bilinmezlikleri ya da bizleri çok rahatsız eden esas belirsizlik ortadan kalkmıyordu ancak yaşadıklarımız sebebiyle virüsü bir tehdit olarak artık daha gerçekçi şekilde algıladığımızı düşünmeye başlamıştık. Böylelikle Şubat 2020 koşullarına dönebilmenin umudunu da daha kuvvetli şekilde hisseder olduk.

Virüs algımızdaki bu değişim normalleşme serüvenimizin de zemini oldu. Her şeyimizi elimizden alma potansiyeline sahip bir tehdit anlayışından, kontrol altına alınabilir/kontrol altında tutulabilir bir tehdit anlayışına geçtik. Virüsün verebileceği zararlardan artık daha az korkuyorduk. Virüsten daha az korkar hâle gelirken bir yandan da bir süredir uzaklaşmış olduğumuz dengeli hâle yeniden dönme konusundaki isteğimiz kuvvetleniyordu.

Kısım 3Dengeli Hale Dönme İsteği

Koronavirüs gündemi bizleri dengemizden uzaklaştırmıştı. Hem gündelik hayatımız, hem ekonomik hayatımız, hem de duygu durumumuz bu süreçten olumsuz manada etkilenmişti. Bu alanlarda dengemizi kaybetmiştik. Uyarıcılara çok kolay tepki veren ve uçlara çok kolay salınan bir hâl içindeydik. Bu salınma halinden, alışık olduğumuz, bildiğimiz denge hâline dönmek isteği içindeydik. Hem ekonomik hem de duygusal olarak limitlerimizi zorlar hale gelmiştik. Sıkılmıştık, bunalmıştık… Mevcut durumu aynen sürdürmek demek başka olası kayıplar anlamına gelmeye başlamıştı. Bu sürecin getirdiği zorluklara “geçici” olduklarını düşünerek katlanıyorduk. Yaşadığımız sıkıntılara dair mücadele gücümüz bir aşamada geçecek olmaları düşüncesinden geliyordu. Dolayısıyla en başından beri geçici ve dönemsel olarak tanımladığımız bu sürecin artık bir şekilde geçmeye başlamasını bekliyor, denge haline yeniden kavuşmayı istiyorduk.

Ne kadar dirayetlisin, psikolojin ne kadar iyi ne kadar kötü bilmiyorsun. Evde kal diyorsun da evde kalıp kalamadığını bilemiyoruz. Evi ona müsait mi değil mi? Sabredecek noktada mı değil mi? Aslında bitene kadar çıkmaman lazım, onun da garantisi yok, bu bir ikilem yaratıyor.  Olabildiğince dikkat ederek ama kendi ruh sağlığını da düşünerek hareket etmeye çalışıyorsun.”

Kısım 4 – Çağrı Yığını ve Hızlı Değişen Pozisyonlar

Topyekün şekilde etrafımızı kuşatan “evde kal” çağrısı bir anlamda yerini “dışarı çık”, “normalleş” çağrılarına bırakıyordu. Devlet ve özel sektör bu anlamda bir birlik içindeydi. Haber bültenleri ve reklamlar sistematik ve sürekli biçimde normalleşme çağrısında bulunuyorlardı.

Bu çağrı sadece medya üzerinden gelmiyor, markalar mümkün olan her kanaldan aldıkları tedbirleri anlatarak müşterilerini dışarıya çıkmaya davet ediyorlardı. Artık sokakta daha fazla insan ve daha fazla araçla karşılaşıyorduk. Bu durumun bizatihi kendisi bile sokağa davet eden bir çağrı işlevi görüyordu. 

Çağrılar sadece makro düzeyde değil mikro düzeyde de gerçekleşiyordu. Ailemiz, arkadaşlarımız, sosyal çevremizin gözle görülür bir kısmı normalleşmeye başlamıştı. Bizi de davet ediyorlardı. Bizce yeterince temkinli olmamalarına rağmen onlara bir şey olmadığını görmek bu yakından gelen davetlerin gücünü arttırıyordu. Dışarıya ilk çıktığımız an tedirgin olsak dahi belki birkaç saat içerisinde bile tedirginliğimiz azalabiliyor, evden çıkarken planlamadığımız yerlerde kolayca kendimizi bulabiliyorduk. Normalleşme girişimi öncesi kendi zihnimizde kurguladığımız ve uygulayacağımızdan şüphe duymadığımız tedbirler listesini sokağa çıktığımız anda ne kadar kolay unutabildiğimize şahit oluyorduk.

“Bizim inisiyatifimize bıraktı patron ama 1 Haziran sabahı ben evde çalışmaktan bıktığım için işe gitmeye karar verdim ofisim evime yakın yürüyerek gidiyorum zaten. Neyse o sabah yürürken baktım sağda solda mekanlar açık insanlar oturmuş kahve içiyor. ‘O kadar da değil ya’ diye düşündüm yargıladım insanları içimden. Aynı akşam eve dönerken kafeye oturmak çok mantıklı geliyordu, birini bulsam oturcaktım ben de. Çabuk alışıyor insan bir sefer çıkınca.”

Bir tanıdığımızla karşılaştığımız anda sosyal mesafeyi unutuverip ona sarılabiliyor, tedbirleri uygulamış olmasını çok da kontrol etmeksizin bir mekâna oturabiliyor, bize uzatılan ikramı geri çevirmeyebiliyorduk. Virüsü artık daha az tehdit olarak gördüğümüzden ve kaybettiğimiz denge hâline bir an önce dönmek istediğimizden, her geçen gün daha yoğun şekilde karşılaştığımız bu makro&mikro normalleşme çağrılarını memnuniyetle karşılıyor, davete memnuniyetle icabet ediyorduk. Böylelikle kendimiz normalleşirken bir taraftan da tereddüt hâlinde olanların normalleşmesine dolaylı ya da dolaysız olarak da katkı sağlıyorduk. Bir başka deyişle normalleşmeye çağrılan kimse, birkaç adım sonra normalleşmeye çağıran kimseye dönüşüyordu.

Sahile gitme yasağı kalkınca hemen iki arkadaşla sahile indik. Çok dikkat edicez, mesafeli oturucaz, tuvalete gitmeyeceğiz gibi eşime de kendime de bin kere tembih ettim. Daha buluştuğumuz anda Emre gelin bir sarılalım yaa uzaktan mı selamlaşacağız dedi. Daha orada afalladık. Düşünmeye bile vakit kalmadı bir şey olmaz deyip sarıldık. Evdeki hesap çarşıya uymuyor, bir tam kafamdaki gibi davranamadım dışarı çıktığımda.”

Kısım 5Biraz Abarttık mı?

Tüm bu olup bitenlerden sonra, süreci bütünsel olarak değerlendirdiğimizde koronavirüs meselesini biraz abartmış olabileceğimizi düşünmeye başladık. Şu anda almış olduğumuz bireysel tedbirlerin yeterli olduğunu, bu işin öncesinde -özellikle de panik hâlde almış olduğumuz tedbirlerin “lüzumundan fazla” olduğunu düşünür hale geldik. Sürecin başında yapmaktan imtina ettiğimiz şeyleri ya yaptığımızda ya da başkaları yaptığında bir sorun olmadığını gördük. Bu bağlamda mevcut durumu yeniden değerlendirdiğimizde özellikle de  sürecin belli aşamalarına dönüp baktığımızda “biz bu işi biraz abartmışız” demeye başladık.

Öyle ki, ikinci dalga gibi bir olasılıkla karşılaşmamız ihtimalinde dahi pandeminin başındaki koşullara kıyasla daha gevşek bir tavır takınabileceğimizi düşünüyoruz. Hükümet politikalarını da bugün bu gözle değerlendiriyoruz. Hem gündelik hayatlarımızın gidişatı, hem de ekonominin gidişatını göz önünde bulundurduğumuzda artık tedbir anlamında daha fazlasını istemiyoruz. Geçtiğimiz süreçte aldığımız fazladan tedbirlerin sağlık alanında değil ama özellikle ekonomik alanda telafisi mümkün olmayacak hasarlara sebep olabileceğini düşünüyoruz.

Tamam 2-3 ay idare ettik. Evimizde oturduk, dükkanımızı kapadık ama artık kimsenin karantinaya devam edecek durumu kalmadı. Zaten ikinci bir kapanmayı kimse ne psikolojik olarak ne de ekonomik olarak kaldırabilir. Tamam başta tedbir almak lazımdı ama artık insanları daha fazla sıkmanın, bu işi abartmanın gereği yok. Hastalığa yakalanma ihtimali var diye millet evine ekmek götürmesin mi?”

Bu durum çevremizle olan ilişkilerimizi de başka bir biçimde belirledi. Etrafımızda olan bitenlere de daha az kızar hâle geldik. Artık bir diğerini, neyi yapıp yapmadığına bağlı olarak -pandeminin başlangıcındaki şiddetle- yargılamamaya başladık. Pandeminin başında yeterince tedbir almayanları toplumsal olarak hareket etmemiz gereken, birbirimize adeta bağımlı olduğumuz bir dönemde bencil ve sorumsuz hareket etmekle suçluyorduk. Bu yüzden birileri tarafından tedbirlere uyulmaması bizde kontrolü kaybettiğimiz hissine yol açıyordu.

Geldiğimiz noktada ise artık süreci bireysel olarak aldığımız tedbirlerin yeterliliğine inandığımız bir yerden değerlendirmeye başladık. Artık birçoğumuz için pandemiyle mücadele toplumsal değil bireysel düzlemde verilen bir mücadeleye dönüştü. Henüz Haziran’ın ilk haftasında gerçekleşen ve tartışmalara yol açan Moda sahili meselesi de koronadan ziyade yaşam tarzı temelinde eski husumetler çerçevesinde konuşuldu.

Kısım 6Kontrolün İhyası

Sürecin başında yaşadığımız kontrol kaybı hissiyatının genel olarak tepkimizi şekilendirdiğinden ilk raporda bahsetmiştik. 

 Son durum itibariyle olup bitenler bize şu an virüsün kontrol edilebilir bir şey olduğuna ikna olduğumuzu gösteriyor. Virüsün kendisine dair bir bilinmezliğin halen devam ediyor olması da bizi virüsün etkilerini kontrol edebiliriz algısından alıkoymuyor. Denge haline dönme isteğimiz ve normalleşmemiz adına yapılan davetler birleştiğinde, “aslında o kadar da tehlikeli olmayan bir virüs bu ve bu yüzden de kontrol edilebilir” fikri iyice pekişmeye başladı. Bununla birlikte sosyal ve ekonomik hayatı geri alma isteğimiz de gitgide perçinlendi. Madem virüsün etkileri kontrol edilebilirdi, öyleyse hayatımızın diğer alanlarındaki kontrolünü de ihyâ edebilir ve normal yaşantımıza dönebilirdik.

Kısım 7- Son Olarak

Normalleşme çağrısına çeşitli sebeplerle genel olarak olumlu yanıt vermiş olsak da herkesin aynı noktada olduğunu söyleyemeyiz. Gelişmeleri daha temkinli izleyen, tedbirlerini daha kontrollü gevşeten, hükümetin normalleşme politikalarını desteklemeyen bir kesim de mevcut. Bu kesim normalleşme sürecinin olması gerekenden daha hızlı ilerlediğini düşünüyor, ikinci dalga ihtimalini olası ve büyük bir tehdit olarak görüyor. Meselenin abartıldığına değil aksine daha fazlasının gerekliliğine inanıyor.

Genel eğilimimiz normalleşme yönünde olsa da kırılgan bir zemin üzerindeyiz. Sayılardaki en ufak bir negatif hareketlilik bizi mevcut düşüncelerimizden hızla uzaklaştırmaya yeter güçte. Dolayısıyla bugün bu işin abartıldığını düşünen taraftayken kolaylıkla temkinli tarafa geçme ihtimalimiz halen çok kuvvetli. 

Şu an itibariyle mesafe anlamında normalleşmenin neresinde olursak olalım bu işin topyekün biteceğine dair ortak bir umudu paylaşıyoruz. Söylemde “bu iş bitmeyecek, koronavirüsle yaşamaya alışacağız” diyenlerimiz bile nihâi tahayyülleri itibariyle yeni bir normale, yeni bir hayata geçmek zorunda kalmayacağımızın, bir noktada tüm bu yaşananların sonlanacağının gizli kabulüyle yaşıyor. Aksi durumu, yani bir şeylerin kalıcı olarak değişme ihtimalini, bir şeyleri bir daha belki de hiç eskisi gibi yapamama ihtimalimizi ise aklımızdan hızlıca uzaklaştırıyoruz…

Araştırma Ekibi: Aleyna Ceylanoğlu, Alper Göker, Dr. Aybil Göker, Berra İnce, Caner Yeşil, Cenk Esiner, Derya Keresteci, Deniz Kurtuluş, Ece Alıcı, Ersan Avcı, Ezgi Hünerli, Dr. Gözde Dalan Polat, Kürşat Şinik, Meltem Acar, Dr. Osman Özarslan, Seher Altundemir, Serra Kaya, Özenç Polat, Doç. Dr. Yaprak Civelek

Araştırmamıza gönüllü katılım sağlayan tüm görüşmecilerimize de çok teşekkürler!